logo

Yüz Yüze Konuşmaya Ne Dersiniz?

Yaptığı her işte en güzelini yapmaya çalışan, yaratıcı, disiplinli bir ekibiz. Topluluk yönetimi, eğitim teknoloji ve robotik gibi niş konularda uzmanlıklarımız var. Birlikte neler yapabileceğimize bakmak, tanışmak, hayata katma değer sağlamak için görüşmeye ne dersiniz?
iletisim@artistanbul.io
+90 0212 251 64 37

Ne Olacak Bu Pardus’un Hali?

Ne Olacak Bu Pardus’un Hali?

pardus logo

Dün akşam, Uludağ Projesi’nin yöneticisi Erkan Tekman’ı evimde ağırladım. Erkan ile yollarımız geçmişte, palmturk.gen.tr sitesini kurduğu dönemde kesişmişti. Onu tanıdığımda, benim gibi bir “Palm OS” manyağıydı. Kurdukları site, elbet bir “Palmgear” olmasa da, Türkiye’de bir işletim sistemi ve cihaz etrafında bir araya gelen en büyük topluluğu yaratmıştı. 1.700 üyesi olan başka bir kullanıcı grubu, 2000’lerin başında Türkiye’de var mıydı, açıkçası hatırlamıyorum…

Belki bunu söylediğim için Erkan bana kızacak ama, PalmTürk’ün sonu, dönemin en gözde avuçiçi bilgisayarları olan Palm ve Handspring’leri Türkiye’ye getiren Biltur ve Altera’nın eşeklikleri yüzünden geldi. Onlara müşteri tabanını yaratan, Palm OS’u hiçbir karşılık beklemeksizin Türkçeleştiren bu grubu nedense görmemezlikten gelmişlerdi. Hem niye sahip çıksınlar ki? Ürün satmak için Mahmutpaşa usülü “Gel vatandaş geeal! İkizlere takkeye geaal!” diye bağırmak varken, hangi akla hizmet bu hazır kurulu altyapının üzerine bir “e-business” modeli geliştirmekle uğraşsınlar? Nitekim uğraşmadılar ve onlardan “çok daha iyi bağıran” HP, Toshiba gibi firmalar karşısında pazar paylarını yavaş yavaş kaybettiler…

Etrafımda bu tür hikâyeleri gördükçe, içimden hep şunu sorarım: “Acaba öbür tarafın hiç mi suçu yoktu işlerin bu noktaya gelmesinde?” Var elbet. PalmTürk’çülerin en büyük hatası, etrafında oluşan “hâle”yi daha da büyütecek bir atılımı yapamamaları, tanıtım işini ciddiye almamaları ve herşeyden önemlisi, kendilerini “marka”laştıramamalarıydı…

Dün akşam Erkan ile bunları konuştuk. Bence bu, önümüzdeki aylarda “Kurulan CD”sini duyuracak olan Pardus için son derece hayati bir konu. İstediğiniz kadar iyi bir ürününüz olsun, istediğiniz kadar mevcut “Linux cemaati” içinde bir heyecan yaratmış olun, eğer paketi iyi bir şekilde ambalajlamadıysanız, tüm yapılan iş sadece “orada” kalmaya mahkûmdur!

Tamam özgür yazılım, bilgi güvenliği, ulusal işletim sistemi, ölçeklenebilirlik iyi sloganlar… Ama tüm bunların, kendi halindeki bir ev kadınına ya da bloguna Britney Spears’in resmini koyan 17 yaşındaki kopile “hiçbir şey” söylemediği kanısındayım! Linux’cuların acilen “yeni bir dil” yaratması, Microsoft’un pazarlama departmanı gibi düşünüp, bugüne kadar kullanmadıkları türden silahlar bulması gerekiyor.

Örneğin ev kadınına yönelik şunu söyleyecek miyiz? “Benim işletim sistemim, şu an kullanmakta olduğun zımbırtıdan çok daha eğlenceli… İçinde sadece solitaire değil, tavla, tetris, uzay gemisi vurmaca, kızma birader ve solucan yutmaca oyunları da var! Üstelik hepsi bedava!”

Ya da blog sitesini tasarlayan çocuğa şunu hissettirebilmeliyiz: “Ücretsiz fotoşop mu istiyorsun? Bende zaten bir tane var! Sitendeki tüm resimleri Gimp ile hazırlayabilir, Quanta ya da Bluefish gibi özgür yazılım araçlarıyla en güzel web sayfalarını kodlayabilirsin!”

Mesela bir liste hazırlayalım. Bu listede, bir kişisel internet sitesinin hostinginin yapıldığı, arada sırada video düzenleme işlerinin görüldüğü, bir kenarında CAD yazılımının da durduğu Windows işletim sistemli makine ile muadili Pardus yüklü sistemdeki lisans maliyetlerinin bir dökümünü çıkaralım. “Faydaysa fayda”, buna benzer karşılaştırmaları, bir takım egzantrik sistemler üzerinden Microsoft da yapmıyor mu?

SpreadFirefox’un başarısı önümüzde duruyor. Adamlar, ürünü değil, bir “rüyayı” pazarladılar. Firefox, bugün milyonlarca insan için “özgürlüğün ve başkaldırının” simgesi. Aslına bakacak olursanız, Internet Explorer’ı bazı alanlarda hâlâ yakalamaya çalışan, Opera’yı ise pek çok alanda geriden izleyen bir yazılım Firefox. Ama ambalajı ve söylemi iyi…

Adamlar, insanların kendilerini bu mücadelenin bir parçası hissetmelerini sağlayacak küçük logoları, etiketleri, duvar kağıtlarını tasarlayarak işe başladılar. Bugün o etiketlerden milyonlarcası, blog sitelerini süslüyor. Bunları acaba tartışacak mıyız? Bir “SpreadPardus”umuz olacak mı örneğin?

Erkan ile konuşmamızda dile getirdiğim, bir başka boyutu da var bu işin. Sadece Pardus’u değil, Serdar Köylü’yü de, Barış Metin’i de, bir A. Murat Eren’i de markalaştırmalısınız… Tabii bunlar, iyi bir marketing ve PR çalışmasıyla, üstelik cüzi bütçelerle de yapılabilecek işler.

Pardus iyi bir ürün. Önümüzdeki dönemde kucağında bulacağı en büyük sorunsa, ambalajının nasıl yapılacağı olacak…

Sürçülisan ettikse affola!

Ali Işıngör

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İtalyan Lisesi’nde okudu. Kendini bildi bileli ölesiye bir şekilde merak ediyor, bir şeyler okuyor, araştırıyor ve yazı yazıyor. Bu dürtülerini bir hayat tarzına dönüştürüp, böyle yaşayabileceğini anlayınca gazeteci olmaya karar verdi. 1992’de başlayan gazetecilik/yazarlık macerasında yolu sırasıyla Söz, Aktüel, Corriere Della Sera, Panorama, M5 Haber, Il Sole 24 Ore, Focus gibi çeşitli dergi ve gazetelerden geçti. Topluluk yöneticiliğinden arta kalan boş zamanın büyük bir kısmını hayaller kurmakla, çizgiroman okumakla (favori kahramanı Ken Parker’dır), merak etmekle, insan hakları projeleri ve özgür yazılım projelerine katkı vermekle harcıyor.

Yorum Yok

Yorum Yaz

Yorum
İsim
E-Posta
Website