Bizi Takip Edin!

Sıradan Şeyleri Hassasiyetle Yapmak

Bir ekip nasıl yönetilir?

Sıradan Şeyleri Hassasiyetle Yapmak

Açık yüreklilikle söylemem gerekirse, 15 yıl kadar önce Artistanbul’un başına geçtiğimde “Bir ekip nasıl yönetilir?” sorusuna dair gazetecilik deneyimimden kalma çok sıkı fikirlerim vardı.

Sıkı bir disiplinle yönetilen, ekip içinde bilgi ve deneyimin usta/çırak ilişkisi içinde aktarıldığı, bir işin doğrusunu öğretmekten sakınmayan hatta bu uğurda gerektiğinde çalışanlarını azarlamaktan sakınmayan bir patron olacaktım. Kökenlerim gazetecilik/dergicilikten geliyordu, mesleği öğrendiğim Aziz Nesin, Feyzi Öktem, Serhan Yedig, Alberto Negri, Sebastiao Salgado gibi abilerimden (Evet, bu isimlerin hepsiyle çalıştım. Şanslı bir piçim.) öğrendiğim tam olarak da buydu! Ben çıraktım, onlar ustaydı ve benim neslim sadece gazeteciliği değil, pek çok farklı mesleği böyle öğrendi. Bu sayede de zorluklarla başa çıkmayı, başarısızlıktan kaçınmak için canımızı dişimize takmayı öğrenmiştik.

Geçmişe baktığımda, o muhteşem ilke ve fikirlerin çoğunun eski moda ve bizzat hayat tarafından çürütülmüş olduğunu görüyorum. Zaman değişti, iş yapma biçimleri değişti, ben değiştim, her şeyden birlikte çalıştığımız nesil değişti. Bugün Artistanbul’da birlikte çalıştığım insanların pek çoğu benim yarı yaşımda, Z Nesli diye adlandırılan bir kuşağa aitler. Bir başka deyişle, 1990’ların ikinci yarısında doğmuşlar. Dolayısıyla onlarla çalışmak, 1974 doğumlu benim açımdan daha fazla çaba ve çokça da hassasiyet gerektiriyor.

 

Sıradan şeyleri hassasiyetle yapmak

Şu “hassasiyet” kavramının üzerinde durmak lazım.

İranlı keman virtüözü Farid Farjad’ın sözüdür:

“Sevmek, sıra dışı ya da kahramanca şeyler yapmak değil; sıradan şeyleri hassasiyetle yapmaktır.”

Artistanbul’da geçen yılların bana öğrettiği en önemli şey bu oldu: Sıradan şeyleri hassasiyetle yapmak.

Çalışanlarımıza evden çalışma hakkı sağlamamız, iş kanunundan daha fazla yıllık tatil hakkı tanımamız, çalışanların işe giriş-çıkış saatlerini kendilerinin belirlemesi, bir süre önce şirketin tüm çalışanlarıyla bir araya gelip, Artistanbul’da Çalışma İlkelerimiz ve Çalışan Uygulamaları metnini kaleme almamız, hepsi bu hassasiyetin ürünü.

Artistanbul’da birlikte çalıştığım insanların “patronu” olmaktansa, “abileri” olmayı tercih ettim.

 

Bir ekip nasıl yönetilir?

Bu süreç içinde öğrendiğim şeylerden biri de, bir ekibi yönetmeye çalışmak yerine, olabildiğince “yönetmemeye çalışmak”.

Daha açık konuşayım:

50 yaşıma pek bir şeyin kalmadığı bugünlerde, birilerini “yönetmeye çalışmanın” gerçekten çok yorucu ve gereksiz bir çaba olduğuna karar vermiş durumdayım. Çalışanlarınızı yönetmemelisiniz, birlikte yönetmelisiniz yapılan işi!

Bir başka öğrendiğim şey ise, çalışanlarımdan sadakat beklememem gerektiği. Tam aksine, ben onlara sadakatimi göstermeye çalışıyorum. Fırtınalı havalarda “önce çalışanlarım” dedikçe ve ben onlara şeffaflık ve sadakatimi sundukça, gerisi bir şekilde zaten geliyor.

Artistanbul’da bugüne kadar bir sürü güzel hatta “muazzam” olarak tanımlayabileceğim insanla çalıştım. Şunu iftiharla söyleyebilirim, Artistanbul’da müthiş insanlarla tanıştım, çok iyi dostlar edindim. Bazılarıyla da yollarımız kötü ayrıldı. Giderken beni hayal kırıklığına uğratanlar, kalbimi kıranlar, canımı yakanlar olmadı mı? Oldu elbet… Büyük çoğunluğunu unuttum.

Panait İstrati‘nin cümlelerini biraz değiştirerek söylemem gerekirse;

“25 yıllık çalışma hayatımda şu ya da bu şekilde, bir düzine dostluğu maziye gömdüm ve gördüğünüz üzere ölmedim. Bu süreçte şuna ikna oldum: En yakın dostum gene kendimdir ve her gün hayatımı doldurabilecek tek şeyin, görevimi tamamlamış olmanın verdiği tatmin duygusu olduğuna biraz daha eminim.

Arkadaşlıklar ve dostluklar, incinmelere ve bozgunlara katlanamaz sonunda biter. Görev bilincimiz ise her şeye tahammül eder ve insanlar sana karşı adaletsiz davrandıkça, senin vicdanın, onlara görevini hiç ihmal etmediğini hatırlatmak için karşılarında dikilir. Sevgi, aşk, dostluk, bunlar göz ardı edilebilecek soyut şeyler. Yerine getirilmiş görev bilinci ise, bir olgudur, güneş gibi parlayan bir gerçektir.”

 

Artistanbul’dan güzel bir haber

Bir işyerinde sadece işgörenin değil, işverenin de yerine getirmesi gereken “ödevler ve sadakat borcu” olduğunu kabul ettiğinizde, işler daha kolay yoluna giriyor.

Artistanbul’da çalışanlarımıza karşı görevlerimizi yerine getirirken, kendimizi bir kantarda tartmayı da ihmal etmiyoruz elbette. Bir süre önce, Artistanbul ailesi olarak katılmış olduğumuz bir çalışmada, mevcut kurum kültürü hakkındaki algılarının ölçümlendiği Trust Index Çalışan anketi ve iç işleyişlerin bütününün analiz edildiği Culture Audit İşyeri kültürü analizlerini başarıyla tamamlayarak Great Place to Work Certified ünvanını almaya hak kazandığımızı paylaşmıştık.

Great Place to Work Türkiye 2020 raporunun açıklanmasıyla beraber, güzel bir haber aldık. Artistanbul, Türkiye’de 20-50 çalışanlı firmaların çalışanları tarafından yapılan değerlendirme sonucunda “Türkiye’nin En İyi 7. İşvereni” olarak seçildi!

Açıkçası, Türkiye’nin en iyi işverenlerinden biri olmak için sıra dışı ya da kahramanca şeyler yapmadık. Sadece sıradan şeyleri hassasiyetle yapmaya özen gösterdik. Hepsi bu…

Ali Işıngör

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İtalyan Lisesi’nde okudu. Kendini bildi bileli ölesiye bir şekilde merak ediyor, bir şeyler okuyor, araştırıyor ve yazı yazıyor. Bu dürtülerini bir hayat tarzına dönüştürüp, böyle yaşayabileceğini anlayınca gazeteci olmaya karar verdi. 1992’de başlayan gazetecilik/yazarlık macerasında yolu Corriere Della Sera, Panorama, M5 Haber, Il Sole 24 Ore, Focus gibi çeşitli dergi ve gazetelerden geçti. Topluluk yöneticiliğinden arta kalan boş zamanın büyük bir kısmını hayaller kurmakla, çizgiroman okumakla (favori kahramanı Corto Maltese’dir), merak etmekle ve özgür yazılım projelerine katkı vermekle harcıyor.

1 Yorum

Yorum Yaz

Yorum
İsim
E-Posta
Website

%d blogcu bunu beğendi: